VAR OLMA KILAVUZU

 

RUHLARIMIZDAKİ KIRILMA

 

‘Vefa’ konusunda bir yazı yazmaya yoğunlaştığım günlerde, bir sabah erken vakitte ‘büyük deprem felâketinin ilk haberlerini duydum. O andan itibaren her şeyin akışı değişti. Bir süre toparlanamadım. İzlediklerim, duyduklarım gerçek değilmiş, sanki olmuyormuş ya da başka bir yerde yaşanıyormuş gibi bir hisse kapıldım.

 

Olayın vahametini kavramaya başladıkça, zihnim bulanıklaşıyor, düşüncelerim ve duygularım birbirinden uzaklaşıyor, yer ve zaman algım değişiyor. Felâketin büyüklüğü, bilincimin sınırlarını aşıyor. Görüntüler silikleşiyor, sesler uzaklaşıyor. Öylece kalakalıyorum. Bir zaman sonra, yaşananların gerçek olduğunu anlamaya başlıyorum. Üzülüyorum, kaygılanıyorum, korkuyorum. Bölgede bulunan yakınlarımı hatırlıyorum. Onlara güçlükle ulaşıyorum, sağlıklı olduklarını öğrenince rahatlıyorum, ama üzüntüm hafiflemiyor. Sürekli bölgeden gelen haberleri izliyor, dinliyor, takip ediyorum. Oradan bir türlü ‘çıkamıyorum’. Zihnim ve ruhum enkaz altında. Bölgeden yüzlerce kilometre uzaktayım, ama kalbim orada atıyor. Günlük rutinimi yerine getirmeye çalışıyorum, sonra yeniden oraya dönüyorum. Esas ödevim buymuş gibi. Yıkılmış binaların altında kalan insanları düşünüyorum. Yaşadıkları dehşeti, korkuyu, acıyı, çaresizliği, umutsuzluğu, vazgeçişi, çabayı, umudu… Kendilerini binaların altında kalmaktan kurtarabilmiş, ama yakınlarını oralarda bırakmış olanlar geliyor aklıma. Onların da acısı, çaresizliği, öfkesi, yalnızlığı, güvensizliği. Kurtarılmayı bekleyen on binlerce insanı ve diğer canları düşünüyorum. Üzüntüm derinleşiyor, kaygım artıyor.

 

İzlediğim bazı görüntüler, duyduğum bazı sözler hiç aklımdan çıkmıyor. Sık sık zihnimi yokluyor. Bir anne; ailesiyle birlikte göçük altında kalmış, çok dar olduğu anlaşılan bir yerde cep telefonuyla bir kayıt yapmış. Önce kendisini, sonra tek tek çocuklarının ve eşinin görüntülerini çekiyor ve isimlerini söylüyor. Sonra kamerayı tekrar kendisine çeviriyor ve bir yakınına hitaben şöyle diyor: “sana iki bin beş yüz lira borcum vardı, bizlere bir şey olursa, bu telefonu bulup da bu görüntüleri izlerseniz hakkınızı helâl edin.” Görüntü kararıyor, derin bir boşluğa düşüyorum. Bir baba; üzüntü, çaresizlik, suçluluk, öfke ve gözyaşları içinde bir televizyon muhabirine durumunu anlatıyor. Deprem haberlerini Almanya’da bulunduğu sırada öğrenmiş. Hatay’da bulunan evleri yıkılmış, üç evladı enkaz altında kalmış. Bin bir zorlukla, saatler sonra bölgeye ulaşabilmiş. Çocuklarının Alman pasaportu olduğunu, herkes kendisini eleştirmesine rağmen vatansever bir insan olduğu için ailesini Türkiye’ye getirdiğini, şimdi hepsinin yıkıntıların altında kaldığını, bir türlü yardım ulaşmadığını, onları kurtarmak için her yere koştuğunu ama hiçbir çözüm bulamadığını söylüyor ve soruyor: “bundan sonra bana kim baba diyecek?” Gözyaşlarımı tutamıyorum. O annenin ve ailesinin, o babanın evlatlarının akıbetini öğrenemiyorum.

 

İçinde bulunduğum ruh halinin, duygu ve düşüncelerin yakın çevremdeki herkesi ve bütün insanlarımızı sarstığını gözlemliyorum. Deprem, üzerine bastığımız toprakla birlikte ruhlarımızda da derin kırıklar oluşturuyor.

 

Felâket; bölge insanlarını kendilerini en güvenli hissettikleri evlerinde, gecenin karanlığında, kışın soğuğunda, savunmasız bir anlarında yakalıyor. Yalnızca binalarını değil, güvenlik duygularını da yerle bir ediyor. Yürümeye başladığımız andan itibaren sağlamlığına inanarak ayak bastığımız zeminin sarsılması, yerin yarılması, emniyetli bir yuva olarak bildiğimiz evlerin yıkılması, hepimizin en temel dayanaklarını darmadağın ediyor. Bir kıyamet algısı oluşturuyor. Bu distopik ve kaotik dünyada nereye sığınacağımızı, kimden yardım isteyeceğimizi bilemiyoruz.

 

Düşünmekte zorlandığım, ifade etmek konusunda da tereddüt ettiğim bir şeyi fark ediyorum; deprem sırasında yıkılan binalarda bulunan insanlar arasından, ilk anda hayatlarını kaybedenler belki daha ‘şanslı’ olanlardı. Enkaz altında kalanların yaşadığı duyguları tahayyül edebilmek neredeyse imkânsız ve bir o kadar da ağır geliyor. Dakikalar, saatler, günler boyunca hissettikleri acı, dehşet, çaresizlik duygularını anlayabilmek çok zorlayıcı. Onlar arasından kurtarılabilenler, çok sevinseler de orada geçirdikleri saatleri belki ömürleri boyunca unutamayacaklar. Kendileri yara almadan veya hafif yaralarla çıkabilen, ama yakınları göçük altında kalanların durumu ayrı bir trajedi. Bir yandan felâketin neden olduğu dehşet, korku ve kaos, öte yandan sevdiklerini kurtarma isteği. Yardımın geciktiği her dakika hissettikleri çaresizlik ve öfke. Hayatlarındaki bekli de en kritik anda, yalnız bırakıldıkları duygusu. Dış dünyadaki yıkımın yarattığı güvensizliğe eklenerek katmerlenen içsel güven sarsılması. Kendisine, insanlara, dünyaya ve geleceğine yönelik bir umutsuzluk.

 

Bölge insanları, kendi canlarını, yakınlarını ve sevdiklerini kurtarmak için çırpındılar. Yardım aradılar, destek beklediler. Bir kısmı bu yardım erken ulaşabildi. Buna vaktinde ulaşamayanlar, yakınlarından umudu kesenler ise onların cansız bedenlerini almak için bekleştiler. Bir yandan da barınmak, beslenmek, ısınmak, hayatta kalabilmek için uğraştılar. Zaman zaman haklı olarak öfkelendiler, isyan ettiler. Ama çoğunlukla, Anadolu insanına özgü olgun ve kabullenici bir tavır sergilediler.

 

Neyse ki, ‘insanlık’ yıkılmamıştı. Felâket haberi duyulduğu anda, ülkemizin güzel insanları hemen harekete geçti. Çok kısa zamanda bir ‘iyilik ordusu’ kuruldu ve bölge insanının imdadına yetişti. Gönüllü arama ve kurtarma ekipleri bölgeye hareket etti. Gençlerin müthiş becerileri sayesinde, çok geniş bir iletişim ve yardım ağı oluşturuldu. Enkaz altında kalanların yerleri belirlendi, kurtarma ekiplerine anında bilgi aktarıldı. Dışarıda olanların ihtiyaçları saptandı. Türkiye’nin her yanında, bu ihtiyaçları karşılamak için hummalı bir çalışma başladı. Dayanışma, iş birliği ve cömertlik ruhu dalgalar halinde bütün ülkeye yayıldı. Dünyanın her tarafından iyi insanlar, hiç tanımadıkları ama gönülden bağlı oldukları kardeşlerinin yardımına koştular. Bölgedeki mağdurların ve hepimizin insanlığa dair umutlarını canlandırdılar. Dünyada felâketler vardı, ama iyilik ve dostluk da vardı.

 

Öte yandan; insanın olduğu yerde kötülük de vardı. Bencillik ve açgözlülük vardı. Hoyratlık ve tamahkârlık vardı. Kuralsızlık ve ihmalkârlık vardı. Öngörüsüzlük ve mantıksızlık vardı. Plânsızlık ve hazırlıksız olma vardı. İnisiyatif alamama ve harekete geçememe vardı. Kriz yönetememe ve organize olamama vardı. Telaş ve panik vardı. Öfke ve duygusallık vardı. Sevgisizlik ve merhametsizlik vardı. Geçmiş ağır tecrübelerden ders almamak vardı. Çocuklarımızın geleceğini düşünmemek vardı. Velhasıl-ı kelâm; insana ve diğer canlılara değer vermemek, üzerinde yaşadığımız toprakları doğa yasalarına uyumlu şekilde düzenleyememek vardı. İnsana mahsus bu özellikler, bu kadîm coğrafyada hiç olmadığı kadar yaygınlaşmıştı. Bunun bedelini, her seferinde bu güzel ülkenin, vefakâr, cefakâr ve gariban insanları ödüyordu. Bir yerde, bu süreci çok trajik şekilde özetleyen birkaç satıra rastladım: “ses vardı ekip yoktu, ekip vardı ekipman yoktu, ekipman vardı ses yoktu.”

 

Rahmetli mimar Ahmet Vefik Alp, 2013 yılında İstanbul’daki evler için ‘betonarme tabutlar’ tanımını kullanmıştı. Deprem sonrasındaki bazı yorumlarda, buna benzer biçimde ‘mezar evler’ ifadesinin kullanıldığını duydum. Bu ifadenin huzursuz edici ve ürkütücü bir yanı var elbette. Ama bazen; irkiltici gelse de yalın gerçeği anlayabilmemiz için böyle çarpıcı sözleri duymamız gerekebiliyor.

 

Bu felâket, bir inanç sistemine gönülden bağlı insanımızın gündemine ‘kader’ kavramını da yeniden getirdi. İnsanlık, var oluşundan bu yana doğa olayları karşısında kendisini zayıf ve savunmasız hissetmiştir. Yeryüzünün fiziksel işleyişini anlayamadığı için korkuya kapılmış ve bu olayları doğa üstü güçlere bağlamıştır. Zaman içinde dünyanın ve evrenin kurallarını kavramaya başlamış, uyum göstermiş, önlemler almış, bazen de mücadeleye girişmiştir. Ama hiçbir zaman tam anlamıyla güvende hissedememiştir. Deprem; insanın hareketsiz kabul ettiği ve güvenle ayağını bastığı toprağın da oynayacağını ve üzerinde bulunan tüm yapıların hasar görüp, can kaybına neden olacak şekilde yıkılabileceğini gösteren bir doğa olayıdır. Yer kabuğu içindeki kırılmalar nedeniyle ani olarak ortaya çıkan titreşimlerin, dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yer yüzeyini sarsmasıdır. Bir doğa olayının, kader kavramı ile ilişkisine biraz daha yakından bakalım: Kadîm doğu geleneklerinde; kişisel kader doğa olaylarıyla birlikte ele alınmış, insanların eylemlerine önem verilmiş ve onlara doğa yasalarıyla uyumlu bir hayat sürmeleri tavsiye edilmiştir. İnancımıza göre; kader, Tanrı’nın ezelden ebede kadar olmuş ve olacak olan şeylerin zaman ve mekânını, sıfatlarını ve özelliklerini bilip, ezelde o surette tayin etmesidir. Tanrı kâinatı yaratmadan önce kalemi ve levh-i mahfuzu yaratmış, gerçekleşecek her şeye dair ilmini buraya yazmıştır. Her şey, var olmasının gerektirdiği şartlara ve özel amacına uygun olarak yaratılmıştır. İnsanın yapıp etmeleriyle ilgili ilâhî bir ön bilgi vardır, ancak bu ön bilgi insanın özgürlüğüne engel değildir. İnsan belli davranışları seçip yapmada özgür bırakılmıştır. İnsan özgür iradesiyle, iyilik veya kötülükten birini tercih ettikten sonra, Tanrı tarafından o iş yaratılır. İnsanın sorumluluğu, kendisine irade verilmesinden kaynaklanır. İşin tercih sahibi insan, yaratanı ise Tanrı’dır. Gazzâlî’nin ifadesiyle; “kader gibi, özgürlük de Allah tarafından yaratılmıştır.” Kader bizleri, özgür irademizle tercihte bulunmaktan alıkoymaz. Özellikle de bu topraklarda yakın ve uzak geçmişte defalarca tekrarlanmış olan bir doğa olayı konusunda. Her birimize ve sorumluluk sahiplerine düşen görev; aklımızı ve irademizi kullanmak, bilim insanlarına danışarak gerekli önlemleri almak ve kuralları belirlemek, bunlara herkesin istisnasız uymasını sağlamak, dünya üzerinde bu konuda başarılı olmuş ülkelerin deneyimlerinden yararlanmak olmalıdır. Bütün bunları yerine getirdikten sonra, Tanrı’dan korunma ve yardım dileyebiliriz. Böylece; kaderin bize sadece felâketler değil, iyilikler de getirebileceğini görmüş oluruz.    

 

Felâketin ardından, ülkenin ve dünyanın her yerinden profesyonel arama-kurtarma ekiplerinin bölgeye ulaştığına, canları kurtarabilmek için müthiş bir motivasyon ve özveri ile durup dinlenmeden çalıştıklarına tanık olduk. Hepimizi sevindiren ve umutlandıran kurtarma görüntülerini izledik. Enkaz altından canlı çıkarılan her insanla birlikte, zihinlerimiz ve ruhlarımızın bir parçası da kurtuluyordu. Saatler geçip günler ilerledikçe umutlar azalsa da hepimize inanılmaz gelen yeni kurtarma operasyonlarını takip ediyorduk. Bu noktada, beni huzursuz eden ve üzerine biraz düşününce ne olduğunu anladığım bir şeyi fark ettim. Canlı yayın yapan televizyon muhabirleri ve haber editörleri, bu kurtarılmalar için ‘mucize kurtuluş’ ifadesini kullanmaya başladılar. ‘Mucize’ sözcüğü daha çok, mistik, olağanüstü ve akıl almaz olayları tanımlamak için kullanılan bir kavramdı. Ancak burada paradoksal bir durum vardı: eğer bu kurtuluşları mucize kabilinden değerlendireceksek, mucizenin kendilerine dokunamadığı pek çok insan hakkında ne düşünecektik? Bu, olayın açıklanması zor olan kısmıydı ve kimsenin bununla ilgilenmeye niyeti de yoktu. Daha açıklanabilir olan tarafı ise, kurtarma ekiplerinin motivasyonunu arttırma, mağdur yakınlarının ve süreci izleyenlerin umudunu diri tutma niyetiydi. Evet, mucize öykülerini dinlemek hepimize iyi geliyordu. Lâkin; mucize vurgusunun giderek yaygınlaşması, dikkatlerin odağına kurtarma hikayelerini yerleştiriyor, gecikmeler ya da aksaklıklar nedeniyle kurtarılamayan pek çok insan olduğu gerçeğini gözlerden kaçırıyordu.

 

Ülkemizin kalbinde üç yüz kilometrelik bir kırılmaya yol açan bu büyük felâket; binlerce binanın yıkılmasına, on binlerce insanımızın ölmesine, yüz binlercesinin yaralanmasına, milyonlarcasının etkilenmesine neden oldu. Kadîm kentlerin tarihi dokusu, kültürel hafızası birkaç dakika içinde yok oldu. İnsanlar yalnızca sevdiklerini değil, eşyalarını, evlerini, sokaklarını, mahallelerini, çarşılarını, hatıralarını yitirdiler. Kentler yeniden kurulsa da bir daha hiç geri gelmeyecek olan hatıralarını.

 

Bu aşamada, hepimizin üstlenmesi gereken önemli sorumluluklar var: Öncelikle bölge insanının barınma, ısınma, beslenme, temizlik ve güvenlik ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyor. Sonrasında bedensel sağlık sorunlarının tedavisi sağlanmalı. Beraberinde, psikolojik acil yardım hizmetleri verilmeli. Kısa ve orta vadeli psikiyatrik rehabilitasyon ve tedavi süreçleri planlanmalı. Yakınlarını kaybetmiş çocuklar için sosyal destek sistemleri hızla devreye sokulmalı. Bu büyük yıkımdan, ağır fiziksel ve ruhsal travmaya maruz kalarak kurtulabilmiş insanlara, yitirdikleri güven ve umut duygusu yeniden kazandırılabilmeli.   

 

Depremin sebep olduğu dayanılmaz travmanın ruhsal etkileri elbette çok uzun sürecek. Aşikâr belirtiler tedavi edilse de gönül kırıklığı hiç geçmeyecek. Belki sonraki kuşaklara da aktarılacak. Derin acılar, ortak belleğimize kazınacak. Ama burası, yurdumuz ve yuvamız olarak kalacak. Bu güzel ülkenin iyi yürekli insanları her zaman sağduyulu, cömert ve güvenilir olacak. Hep birlikte yitirdiklerimizin yasını tutacağız. Dayanışma içinde önce yıkılan evlerimizi, sonra kırılan umutlarımızı yeniden inşa edeceğiz. Bildiğimizi sandığımız her şeyi gözden geçireceğiz. İnandığımız kavramların, bize sunulan değerlerin doğruluğunu ve sahiciliğini sorgulayacağız. Böylece köklü bir değişimin ilk adımlarını atacak, yeni bir başlangıç yapacağız. Bu değişimin merkezinde; adalet, vicdan, merhamet ve ahlâk olacak, insana değer vermek, tüm canlılara saygı duymak, doğayla uyum içinde olmak, üzerinde yaşadığımız gezegeni korumak olacak. Aklımızı ve özgür irademizi kullanacak, bilimsel verileri dikkate alacak, yaşam alanlarımızı buna göre planlayacağız. Koyduğumuz kurallara en önce kendimiz uyacağız. Dürüst olacağız. Sabırlı ve hoşgörülü olacağız. Birbirimizi dinleyeceğiz ve anlayacağız. Herkese ve her şeye sevgiyle ve nezaketle yaklaşacağız. Hep birlikte iyileşeceğiz.

 

Belki böylece; bu büyük felâketin ruhlarımızda yarattığı kırılmayı onarabilir, acılarımızı dindirebilir, insanımıza ve insanlığa vefa borcumuzu ödeyebiliriz. Bu sayede, bu coğrafyadan başlayan iyilik ve umut dalgasını bütün yeryüzüne yayabiliriz.

 

Serhat Çıtak, Şubat 2023, İstanbul.